SEVGİ ASLA SEVENDEN DAHA İYİ DEĞİLDİR

Bir yerde okumuştum, “Sevgiyi muhteşem bir iyilikle, yücelikle birlikte düşünmek gibi evrensel bir hatamız var. Oysa bencil bencilce sever, zalim zalimce. Mori Morisso’nın da dediği gibi sevgi asla sevenden daha iyi değildir.” O kadar anlamlı geldi ki bana yaşam felsefesi olarak kabul edilebilir. Çünkü bir çoğumuz ilerleyen yaşlarımıza rağmen iyi olmanın sevgiyle bağlantılı olduğunu düşünürüz. Daha iyi olursak daha çok sevmiş olacağımızı düşünürüz, aslında durum böyle değildir.

Bunu yaşayarak öğrenenler biraz saç dökmüş, hasta olmuş belki de başını belaya sokmuş. Bir kaldırımda veya sahilde sebepsizce ağlamış, kendini haksızlığa uğramış biri olarak görmüş ve değersizlik hissiyle yoğrulmuş olabilir. Oysa ne haksızlığa uğranmış ne de değer kaybedilmiştir, gözden kaçan tek nokta sevgi ile iyiliğin birbiriyle bağlantılı olmak zorunda olmayışıdır.

İlk bakışta kabul edilmesi güç bir ifade gibi gelebilir ama yaşamlarında acılar çekip olgunlaşmış insanların, sevmedikleri şeylere karşı da iyi davranabiliyor olmaları durumun kanıtıdır. Örnekleri vardır, oğlunu veya kızını küçük yaşlarda terk etmiş bir baba veya anneyi belli bir yaşın üzerine çıkmış evlat affedebilir, kendisini başkasıyla aldatmış bir adamı veya kadını eşi tekrar affedebilir, aslında hiçbir zaman eskisi gibi sevemeyecek de olsa affetmeyi tercih etmiştir çünkü iyilik affetmeyi gerektirir.

İyi insanların her birini incelediğinizde düşmanlarını dahi affettiklerini göreceksiniz, Hz Muhammed’e bakın, kendisine onca zulmü yapan ve akrabalarını öldüren Vahşiyi affetmiştir, Mustafa Kemal Atatürk’e bakın Yunan komutan Trikopis’i esir aldığı halde affetmiştir. Bu affedişin altında bir sevgi yoktur, ama bir öfke de yoktur, bu affedişin altında sadece iyi olmak vardır.

Her şeye rağmen iyilikten uzaklaşmamayı öğreten de acının kendisidir. Çünkü acı, belirli bir eşiğe kadar çekilebilir ve ne kadar sürerse sürsün bir gün yerini kabullenişe bırakır. İnatçı, fesat, aşırı kıskanç ve kin dolu insanların uzun zaman acı çekmelerinin sebebi de budur, kabullenmemeyi seçmek, affetmemeyi zihninde sürekli canlı tutmak sevginin karşıtı bir duyguyu sürekli tazelemek iyilikle buluşmalarını geciktirir.

Çok zaman gençliğinde gaddarlığıyla nam salmış ihtiyarların ölüm döşeğinde kalbini kırdığı insanların vicdan azabıyla af dileye dileye ağladığına şahit olmuştur bu yer yüzü, çünkü zihinleri artık öfkeyi taze tutabilecek güçte değildir. Öfkelerini taze tutmalarına sebep olan anıları kaybolmaya başladığında neden o kadar kötü olduklarına dair iç eleştirileri başlar ve tartışmasız hepsi pişmanlıkla sonuçlanır.

Kısa zamanda farkında olunması gerekir ki, iyi olmak insanları veya herhangi bir şeyi sevmeyi gerektirmez, iyi olmak kabulleniş, affediş belki bazen boş veriştir. İyi olmak nefret etmemektir, iyi olmak yalnız olmaktır, ne olursa olsun iyi olmak tüm acıların geçeceğine ve geç te olsa iyiliğin kazanacağına inanmaktır.

BİR BUDİST TAPINAĞINDA YETMİŞ BİR GÜN

20 Ağustos 2007 tarihinde “Yerleşik hayata dönmemek üzere 100 ülkede 100 türkü çağırmak” mottosuyla Youtube’a katılan Loudingirra Özdemir‘i bilen bilir. Sazı elinde diyar diyar dolaşıp bağlamasıyla Türk kültürünü yansıtan türküleri gururla çalar söyler.

Son çıktığı seyahatte bir budist tapınağında 71 gün geçirmekte olan Özdemir budist keşişlerle ve öğretmenlerle diyaloğunu 3 parçalık yazı halinde paylaştı.

İnanç kavramı üzerine yapılan yorumlar ve çıkarımlar, insanın kendisi için olanla Tanrı için olan arasındaki farklar ve daha fazlası…

Keyif veren yazının bitiştirilmiş halini aşağıda bulacaksınız. Elbette eleştirilmeye açık noktalar var fakat eleştirebilmek için yaptığınız düşünme sizleri beyin fırtınasına sürükleyecek.

Keyifli Okumalar

Sabaha karşı gong sesiyle uyandığımda, içim ürpertiyle doldu. Sırtüstü yattığım yerden bir süre etrafı dinledim. Tapınağın köpekleri çıldırmış gibi havlıyordu. Saat, dün gece geç saatlerde ben buraya geldikten sonra keşişin mutlaka uyanmamı tembihlediği saat, yani dört olmalıydı.

Burası, yerleşim yerinin kırk elli kilometre dışında, ormanın içinde inşa edilmiş, üç keşişin yaşadığı, kimi zaman ise çevre illerden gelen keşişlerin inzivaya çekildiği bir tapınaktı. Sabahın dördünde uyanmaya alışık değildim ve bu yüzden yatakta tembellik yapıyordum. Çok geçmeden keşişin ayak seslerini pencerimin önünde duydum ve duyar duymaz, suçluluk duygusuyla yataktan fırlayıp dışarıya çıktım. Işığı cılız bir el fenerinin yardımıyla karanlık bir patikadan geçtik. Sabah ibadetinin yapıldığı binaya vardığımızda keşiş, benden arkada oturmamı ve onlar ne yaparlarsa aynısını yapmamı istedi. Yüksek bir tavan altındaki kocaman bir Buda heykelinin karşısında, baş rahip önde diğer iki rahip arkada, birer yer minderi üzerinde dizüstü oturmuşlardı. Önlerinde, üzerinde dua kitaplarının olduğu küçük birer rahle vardı. İçerisi mumlarla aydınlatılmıştı. Mum ışığında saydam, zümrüt yeşili heykel derinlik kazanıyor, koni şeklindeki yaldızlı başlığı ve gerdanlığıyla, takınıp süslenmiş bir insan izlenimi uyandırıyordu. Baş keşiş, oturduğu yerden otantik bir ses tonu ve mistik gırtlak hareketleriyle ilahiler ve dualar okudu. Diğer rahipler, ona zaman zaman eşlik ediyordu. Birkaç kere secdeye gidip yeniden oturdular. Bir süre gözleri kapalı sessizce meditasyon yaptılar. Ardından dualarla ibadeti bitirdiler.

Tapınağın şoförünün kullandığı arabaya atlayıp şehre doğru yol aldığımızda, ortalık hala karanlıktı. Önde Ajahn Sutep oturuyordu. Yetmiş yaşında, iyi eğitim almış, ülke genelinde dini çevrede tanınan saygın bir keşişti. Tapınakta, yalnızca ona ajahn (Tay kültüründe öğretmen, üstat gibi anlamlara gelen; Buda öğretisinde ise, on inzivaya çekilme sayısını tamamlayan keşişler için kullanılan bir sözcük) diye hitap etmem istenmişti. Diğer keşişler arkada, yanımda oturuyorlardı. Onlara monk (rahip, keşiş) diye hitap ediyordum. Biri altmışlı, diğeri ise otuzlu yaşlarındaydı. Şoför, şehrin girişinde bir pazar yerinde beni ve iki keşişi indirdi, genç keşişi başka bir pazara götürmek üzere yoluna devam etti.

Pazar alanına ulaşmak için otoban kenarında, sokak lambalarının sarı ışığı altında bir süre beraber yürüdük. Keşişlerden biri, geriden yürümem için beni uyardı. Saygıyla eğilip geriye çekildim ve arkalarında yürümeye devam ettim. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Sesleri çok uzaktı. Traşlı kafaları ve topuklarına kadar dökülen turuncu kıyafetlerinin kumaşından dikilmiş, omuzlarına geçirdikleri heybeleriyle sanki bu dünyaya ait değillerdi.

Çocukluk yıllarım aklıma düştü. Yine günün bu saatlerinde, camii yolunda, topuklarına kadar dökülen beyaz cellabisi içinde babamın arkasında koşar adım yürürdüm. Şimdi ise yıllar sonra, dünyaya sırt çevirmiş bu keşişlerin arkasında kısa adımlarla öylece yürürken, kültürel köklerini yitirmiş belleğim, bir çöplükten farksızdı. Arada sırada ölümle kumar oynamanın dışında, hiçbir şey beni heyecanlandırmıyordu artık.

Pazar alanına vardık. Pazar alanının girişinde, keşişler önde, boyunlarına asılı bir tencere büyüklüğündeki alüminyum kaseyle, bense bir adım geride, onların taşımam için bana verdikleri, her iki omzuma taktığım boş heybelerle beklemeye koyulduk. Gecenin karanlığı, yerini yavaş yavaş sabahın alacakaranlığına bıraktıkça, pazar hareketleniyordu. Tezgahlardaki taze sebze meyvelerin ve deniz ürünlerinin yanı sıra kızartmalardan sulu yemeklere ve hatta çeşit çeşit tatlılara kadar ocaklarda hazırlanan yiyecekler ; şeffaf naylon poşetlere konulup ağzı lastiklerle bağlanıyor ve satışa hazır hale getiriliyordu.

Aradan epeyce bir süre geçmesine rağmen, kimse keşişlere yanaşıp kaselerine yiyecek bırakmıyor, bir koşuşturmaca içerisinde pazara uğrayan insanlar, ellerinde poşetlerle önümüzden geçip uzaklaşıyorlardı. Bu manzara karşısında, halkın yardımları dışında bir geliri olmayan keşişler adına üzülmüştüm; fakat çok geçmeden insanlar keşişlere yanaşmaya başladı. Önce ayakkabılarını çıkarıyor, wai (göğüs üzerinde avuç içlerinin birleştirilip başın hafifçe eğilmesi) yapıyor, ardından kasenin içine yiyecekleri bırakıp geri çekiliyor ve wai pozisyonunda diz çöküp keşişler onları kutsayıncaya kadar hareketsiz bekliyorlardı. Keşişler, kaseler doldukça onları omuzlarımdaki heybelere boşaltıyorlardı.

Ufuk kızıla boyandığında, taşımakta zorlandağım yükün altında, bir an önce tapınağa dönmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. Pazar yerinden ayrıldık. Otoban kenarında terk edilmiş, yıkık dökük bir binanın önünde oturup şoförün bizi almasını bekliyorduk.

Ajahn Sutep yiyecek dolu heybeleri avuçlayarak gülümsedi.

“Artık yeteri kadar yiyeceğimiz var.” dedi.

Ben de gülümsedim:

“Evet, hem de en az üç gün yetecek kadar.”

“Tapınağın köpeklerini candan saymıyor musun?” dedi.

“Saklayıp biriktirmeden, bulduğumuz kadar yemeliyiz. Aksi takdirde saklayıp biriktirdiklerimizin kölesi oluruz.”

Uzağa baktı:

“Buda, ailesini ve ülkesini terk ettiğinde seninle aynı yaştaydı.” dedi.

Bakışlarını bana çevirdi:

“Buda öğretisini, senin bu yaşta öğrenmeye karar vermen bir tesadüf değil.”

Saygıyla dinliyordum.

“O, ıstırap ve tatminsizliğin olmadığı sonsuz bir hayat arzusu ile mutlak huzura ve dinginliğe erişmek için bir arayış yolculuğuna çıktı. Bir prensti, sarayın lüks yaşantısını ve ailesini arkasında bırakmıştı. Üstatları ve yol arkadaşlarıyla birlikte çileli yollarda perhizli yıllar geçirdi, fakat aradığını bulamamıştı. Yoluna yalnız devam etti ve bir gün Bodhi ağacının altında ‘aydınlanmayı’ yaşadı.”dedi.

Tapınağa dönüp heybelerdeki hazır yiyecekleri tabaklara yerleştirdiğimizde, saat yedi sularıydı. Kahvaltı masasına keşişlerle birlikte oturmaya yeltendiğim sırada, yaşlı keşiş tarafından uyarıldım. Tabağımı alıp odanın uzak bir köşesinde tek başıma kahvaltımı yaptım. Böylece keşişlerle aynı sofraya oturulmaması gerektiğini, kırıcı bir üslupla da olsa ilk günden öğrenmiş oldum.

Öğleden sonra Ajahn Sutep ile ilk derse başladık. Dikdörtgen bir masada karşılıklı oturuyorduk. Önümde, seksen sayfalık, yeni alınmış çizgili bir defter vardı.

“Yaz.” dedi.

“What is the meaning of life?”

Yazdım.

“Yarınki dersimize kadar bu sorunun cevabı üzerine düşün.” dedi.

İlk dersimizin bu kadar çabuk bitmesine şaşırmıştım. Sandalyeden kalkıp kapıya doğru yönelirken:

“Ben bu soru üzerinde zamanında çok düşündüm.” dedim.

Ajahn Sutep istifini bozmadan önündeki kitapları karıştırıyordu. Gözlüğünü çıkardı. Gözlerini iyice küçülterek beni süzdü ve gözlüğü tuttuğu elini havaya kaldırarak:

“Bunu biraz da bu tapınağın çatısı altında düşün.” dedi.

“Buda öğretisine göre bu sorunun cevabı var mı?”

“Var, ama Buda bunun dil ve kavram aracılığıyla aktarılamayacağını söylemiştir.”

“Peki ben size bunun cevabını yarın nasıl aktaracağım?”

Güldü. Gözleri iyice kaybolmuştu.

“Senden soruyu cevaplamanı istemedim, yalnızca üzerinde düşünmeni istedim.”

Gözlüğünü geri taktı:

“Sabırlı ol.” diye devam etti. “Bir felsefe dersinde olmadığımızı, soru sorma ihtiyacının günden güne azaldığını fark ettikçe anlayacaksın. Çünkü Buda, hakikata sözcüklerle ve sorularla ulaşmadı. Sözcükler ve fikirler birer hapishanedir.”

İkindi sonrası, tapınağın bir köşesinde sızıp kalmıştım. Genzimi yakan keskin tütsü kokusuna uyandığımda, hava kararmıştı. Buda heykelinin önündeki kutudan bir tane mum alıp yaktım. O sırada ayaklarımın arasında kaçışan kocaman bir akrebi fark etmemle korku içinde yerimden sıçramam bir oldu. Elimden düşen mum sönmüş, içerisi tekrar karanlığa gömülmüştü. El yordamıyla dış kapıya ilerledim. Görünürde kimsecikler yoktu. Keşişler odalarına çekilmiş olmalıydı. Korulukta uyuklayan köpeklerle karşı karşıya geldim. Başlarını kaldırmış, kulaklarını dikmiş bana dikkat kesilmişlerdi. Gün içinde onlarla tanışmamış olsaydım, şüphesiz ortalığı çoktan ayağa kaldırmış olacaklardı.

Ay ışığının vurduğu açık alana yöneldim. Gecenin sessizliğinde yankılanan canlıların sesi, bir senfoni orkestrasının ahenk içindeki çeşitliliğinden farksızdı. Uzak tepelere baktım, sanki kulakları sağır eden bunca senfonik gürültüyü koruyup beslemiyormuşçasına donuktu! Başımı kaldırdım, gök bakıyordu ve dolunay soluk kesiciydi; ilkel dönemlerin insanı olsaydım, etrafımda adak adayıp sığınacak ve hatta tapınacak ne kadar çok nesne vardı! Bilinç düzeyimiz arttıkça korkunç bir yalnızlığa gömülüyorduk…

Birkaç gün sonra, tapınağın günlük rutinine uyum sağlamaya başlamıştım. Sabahın dördünde gong sesiyle uyanıyor, beşe kadar üç keşişle birlikte sabah ibadetini yerine getiriyor, beş buçukta eski model Toyota bir arabayla şehre inip pazar yerlerinde ve köşe başlarında dikiliyor, heybelerimiz yiyeceklerle dolunca tapınağa geri dönüp saat yedi sularında kahvaltıya oturuyorduk. Kahvaltıdan sonra herkes kendi başına vakit geçiriyordu. Saat on birde öğlen yemeği için bir araya geliyor, yemekten sonra ise, Ajahn Sutep ile ikindi vaktine kadar ders yapıyorduk. İkindi sonraları meditasyon yapılırdı. Tapınakta akşam yemeği yenmezdi; çünkü Budizm’deki sekiz emrin altıncısı, öğlen on birden sonra keşişlere yemek yemeyi yasaklamıştı. Akşam saat sekiz dokuz civarında, keşişler uyumak için odalarına çekilirlerdi. Ben ise, ibadetlerin yapıldığı ana binada geç saatlere kadar mum ışığında otururdum.

Ajahn Sutep ile aramızdaki hoca-öğrenci ilişkisi, dostluğa dönüşmüştü. Özellikle benim din görevlisi ve öğretmenlik geçmişimi öğrendikten sonra, derslerimizde zamanın büyük bir kısmı İslam ve Budizm üzerine yürüttüğümüz tartışmalarla geçiyordu.

Bir keresinde, İslam’ın inanç yapısını kastederek:

“Her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı, zorunlu olarak yeryüzündeki bütün kötülüklerin de yaratıcısıdır. Böyle bir tanrı anlayışına inanırsam, acı karşısında kime sığınacağım? Yaşamım ve sevdiklerim adına kaygı duymadan, aynı zamanda kötülüklerin de kaynağı olan bu mutlak güce nasıl güvenebilirim? Ortadoğu din geleneği, bu problemi çözmek için şeytan kavramını ortaya atmıştır. Peki, şeytanı yaratan kim? Yine Tanrı. Oysa Buda öğretisinde, böyle bir çelişki yoktur: Duyu ve algılarımızın ötesinde, tüm paradoksları içinde barındıran bir ‘tanrı’ tasviriyle ilgilenmek yerine, ‘tanrı’ fikrinin kaynağı olan insan ve onun iç dünyasıyla ilgilenilmiştir.” demişti.

Akdeniz Havzası’nın düşün tarihinde, binlerce yıldır kötülük problemi tartışılagelmiştir. Teodise olarak da bilinen bu kavram, mutlak iyi ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın yaratmış olduğu evrende, “O halde neden bu kadar çok kötülük var?” sorusuna mantık ilkeleri çerçevesinde cevap bulma çabasıdır. Teist filozofları zor durumda bırakan bu soru, gerek Hıristiyan gerek Müslüman filozofları, toplumda dini devam ettirmek ve kutsal kitaplardaki öğretileri akla uygun şekilde yansıtabilmek adına yoğun bir çabaya sokmuştur. Örneğin İslam filozofları, bu problemi, “cüz’i irade” ile açıklamaya çalışmışlardır. Oysa cüz’i iradenin olduğu yerde, her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın olması, sağduyuyla açıklanamaz. Eğer Tanrı, iradesini ve gücünü yarattıklarıyla paylaşıyorsa, o Tanrı, artık “Her şeye gücü yeten veya mutlak kadir bir Tanrı” değildir. Yok aksine, “İradesini ve gücünü yarattıklarıyla paylaşması, onun şanından ve büyüklüğündedir.” diye bir yorum yapılacaksa; Tanrı, paylaştığı bu irade ve güçle, yapılan bunca zulüm ve kötülüğe göz yumuyor demektir. O halde O, mutlak iyi değildir. “Hayır, O mutlak iyi ve merhametli bir Tanrı’dır, yalnızca biz kullarını sınamak için bize mühlet veriyor.” diye dinî bir argümanla savunmaya geçilecekse; o zaman, inancın konforu ve büyüsüyle, sağduyudan uzak bir önerme sunulduğu ve mantık zemininde güreşilmediği için er meydanında daha fazla durmanın bir anlamı kalmayacaktır.

İşte bu nedenle kendi içimde, Ajahn Sutep’in böyle bir Tanrı anlayışına sığınmamasını takdirle karşılıyordum.

Ajahn Sutep’i yeniden dinlemeye devam ettim:

“İslam ve Hristiyanlık gibi dinlerde Tanrı ile ilgili çok bilgi varken, insan ile ilgili çok fazla detaya rastlayamazsın.” dedi.

Tepkimi ölçmek için bir süre bakışlarını üzerimde tuttuktan sonra:

“Bu durum insanları ayrıştırıyor. Soyut bir varlıkla ilgili, zihinleri çelişkili ve anlaşılmaz bir bilgi bombardımanına tutarsan, her bir dini grup, kendi kavrayışı ölçüsünde anladığını bir diğerine mutlak doğru diye dikte etmeye çalışır. Ortaçağ Avrupası’nda tam olarak bu durum yaşandı. Günümüzde Ortadoğu da yaşananlar, zaten farklı değil.” diye devam etti.

Yüzünde haklı bir gurur ifadesiyle:

“Budist öğretisinin yaşandığı coğrafyanın tarihinde, din savaşlarına neredeyse hiç rastlayamazsın; çünkü Budacılık, acı ve ıstıraplardan kişisel kurtuluşunu amaçlayan tek tek kişilerin iç dünyasına odaklanmıştır.” diye ekledi.

“İslam ve Hristiyan öğretisi de bireylerin iç dünyasını ihmal etmemiştir. Örneğin İslam’da, kötü arzuların ve huyların kaynağı ruhtur; İslamî terimle, ‘nefis’tir. Kur’an’da, dengeli bir iç dünya inşa etmek için nefisin terbiye edilmesiyle ilgili birçok ayet vardır.” dedim.

“Doğru; ama bu terbiyeyle, özgür bir kişilik yaratmaktan ziyade, Tanrı’ya yaranmak ve onun gözüne girmek amaçlanmıştır.” dedi.

…İkindi sonraları, Ajahn Sutep’le tapınağın akşam güneşinin sızdığı bir bölmesinde, inzivaya çekiliyorduk. Her gün, bölmenin içi karanlığa gömülünceye kadar tekrarladığımız bu uzun meditasyonlar, Ajahn Sutep’e göre, Buda’nın günlük ritüelinde ihmal etmediği basit egzersizlerdi. Amacım, Buda’nın bir izdeşi olmaktan ziyade, daha önce Amazonlarda Kızılderili Şamanların ritüelleri esnasında, ayahuasca ve san pedro kaktüsü gibi halüsinojenik bitkiler yardımıyla yaşamış olduğum deneyimlerin, Budistlerin bu tür bitkileri kullanmadan, yalnızca zihin ve nefis terbiyesiyle bir çeşit “aydınlanma” diye tarif ettikleri mistik deneyimlerle benzer olup olmadığını anlamaktı. Bunun meşakkatli ve sabır isteyen bir yöntem olduğunun farkındaydım. Hele ki zihni uyarıcı bombardımanı altında olan, bir an bile kendisiyle yalnız kalamayan modern insan için, hiç kolay değildi.

Kafa tıraşı olup viharaya (tapınak veya Budist manastırı) girmemin üzerinden kırk günden fazla bir zaman geçmişti. İnzivada geçen bir ikindi sonrasında gözlerimi açtığımda, içeri dolan akşam güneşiyle tüm nesnelerin Ajahn Sutep’in cübbesinin rengine boyandığını gördüm. Yutkundum. Tükürüğümün yemek borusunda mideme doğru yuvarlanışını hissediyorum. Bedenimi yadırgadım. Neden böyle ilkel ve ucube bir mekanizmaya muhtaçtım? Bedenimin içinden çıkıversem… Çıkabilir miydim? Yanaklarımdan yuvarlanan damlacıkların mekanik gıcırtılarını duyuyorum. Bir dakika! Bir şey zihnimi yalayıp geçti. Off! Sen miydin bu bedeni hakir gören! Neyim ben şimdi? Akşam güneşinin ta kendisiydim. Hayır! Ajahn Sutep idim. Hayır, hayır! Fakat şimdi farklı bir şeyim! Varolmak bir ânın sonsuzluğu içinde, her daim biçim değiştirmek miydi? Bu nasıl ezici bir varoluş yüküydü, nasıl sonu gelmeyen ıstıraptı öyle! Bir dakika?!? Bir uçtan diğerine savruldum: Var olmak, tek kelimeyle muhteşem! Bu keskin ve dramatik değişimler, ne akıl almazdı. “Akıl” sözcüğü karşısında, her şey alaycı bir gülümsemeye büründü. Peki ama “Tanrı” neydi? Olup biten her şey! Evet, olup biten her şeydi! Tatminsizlik girdabına kapılıyorum. İnsan, dokunup sarılabileceği bir “Tanrı” istiyordu. Aman Allahım! Dört bir yanımda o var! “Tanrı” desem, değil. Daha kutsal bir şey! Ve şimdi ondan binlercesi var. Her biri öylesine muhteşem ve bir diğerine öylesine tezattı ki, birisine yöneldiğimde, berikini inkara zorlanıyordum. Her bir ayrılıkta ve inkarda kan rengi bir ızdıraba bulanıyorum. Cehennem dedikleri şey bu muydu? Evet buydu, artık hiç şüphem yok. Şimdi ne intihar var burada, ne de ölüm. El uzatacak kimse de yok. Zaten ızdırap da benim, cehennem de. Son bir çırpınış ve gayretle “Allah!” diye mırıldanıyorum. Sesim içime akıyor. Yıkanıyorum. Her şey ak pak. Varolmak, yeniden kutlu bir davaya bürünüyor ve bütün arzu ve isteklerim bende sönmeye yüz tutuyor.

Ertesi sabah, dilenme tasları ve heybelerimizle yiyecek dilenmek için şehir yolundayken, önceki gün yaşadığım deneyimi Ajahn Sutep’le paylaştım. Sözümü bitirinceye kadar tepkisizce beni dinledikten sonra:

“Öznel deneyimlerini sözcüklere dökerek ucuzlatırsan, daha sonra yaşayacağın deneyimlerin kılavuzu hakikat değil, sözcükler olacaktır.” dedi.

Bir gün, viharayanın bahçesinde oturuyordum. Ajahn Sutep yanıma geldi. Yüzünde sevinç ifadesi vardı:

“Eşyalarını topla, seni bir yere götüreceğim.” dedi.

Eşyalarımı toplamamı istediğine göre, anlaşılan günübirlik bir ziyaret olmayacaktı. Biraz bu belirsizlikten, biraz da tepedeki güneşin yakıcılığından, gönülsüzce, ağır ağır yerimden kalkıp çantamı hazırlamak üzere oradan uzaklaştım. Ajahn Sutep’in arkamdan seslenişini duydum:

“Son günlerde çok rehavete kapıldın. Cesaretle bir gün yaşamak, tembellik ve zayıflıkla bin yıl yaşamaktan yeğdir.”

Virajlı dağ yollarında, yarım saat kadar süren araba yolculuğundan sonra, Ajahn Sutep’in sözünü ettiği yere varmıştık. Şoförü arabada bırakıp, Ajahn Sutep’le beraber indik. Ormanın içinde, geniş bir düzlüğe karşı kurulmuş, ikisinin etrafı açık toplam üç baraka vardı. Tung ağacının yaprağından örülmüş koni çatıları, kalın bambu direkleri tutuyordu. Etrafı açık ve en büyük barakaya yöneldik. Yirmili yaşlarda iki kız bizi içeriye buyur edip ahşap bardaklarda taze mango suyu ikram ettiler. Biz, yer minderlerinde oturup etrafta başka yerleşimin olmadığı, el değmemiş izlenimi uyandıran manzaraya karşı mangolarımızı içerken, daha sonra kızların annesi olduğunu öğrendiğim yaşlı bir kadın, içeri girdi. Ufak bir Asyalı yüze sahip olmasına karşın, burnu bir zencininkinden farksız iri ve geniş delikliydi. Teni güneş yanıklarıyla doluydu, tırnakları küttü ve elleri çatlamıştı. Ajahn Sutep’i görür görmez, önünde wai (göğüs üzerinde avuç içlerinin birleştirilip başın hafifçe eğilmesi) yaptı. Ajahn Sutep, yerinden hızlıca doğrulup gözlerini sıkıca yumdu. Gözlerinin çevresinde derin kırışıklıklar toplanmıştı. İçinden dualar okuyor, belli belirsiz kıpırdayan dudaklarını, zaman zaman öne doğru büzüp nefesini yaşlı kadına üflüyordu. Bu durum bir dakika kadar devam ettikten sonra, yerlerine geçip Tay dilinde koyu bir sohbete koyuldular. Yaşlı kadın, bana selam vermediği gibi, Ajahn Sutep’le sohbetleri sırasında, başını bir kere dahi olsun benim oturduğum tarafa çevirmedi.

    Ajahn Sutep gitmek gitmek için ayaklanırken:

    “Bayan Ubon, bitkilerin dilinden çok iyi anlayan bir şamandır. Tüm yaşamı ormanlarda geçti.” dedi ve sağdaki barakanın duvarında asılı, farklı kültürlere ait enstrümanları göstererek:

    “Çalamadığı müzik enstrümanı yoktur. Yarın akşam müzisyen dostlarıyla birlikte ormanda bir ritüel düzenleyecek. Seni yarınki ritüele enstrümanınla katılmaya davet ediyor.” dedi.

Bayan Ubon, başını benden yana çevirdi. Bakışlarımız ilk kez buluşmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım. Gülümseyip teşekkür ettiğimi gösterir biçimde başımı eğdim. Bayan Ubon, yüzünde hiçbir ifade belirmeden, bakışlarını üzerimden çekti. Ajahn Sutep sevinçli görünüyordu:

    “Bayan Ubon birikimli ve tecrübeli bir şamandır. Yarınki ritüel, unutamayacağın deneyimlerden birisi olacak.” dedi ve bir Bayan Ubon’a bir de bana bakarak:

    “Ayrıca Bayan Ubon’un çevresi çok geniştir. Yarın burada birbirinden değerli müzisyenlerle tanışma fırsatın olacak.” diye ekledi.

    Ajahn Sutep’in arkasından dışarı çıktım. Eşyalarımı arabadan aldığım sırada:

    “Bayan Ubon’nun sana vereceği tavsiyelerin dışına çıkma. Özellikle yarınki ritüele kadar, çantanda eğer abur cubur, kahve gibi şeyler varsa hiçbirini tüketmemelisin.” diye beni uyardı.

    Sesi her zamanki gibi pürüzlüydü. Sağlıklı ve daha derin bir deneyim için, başta hayvansal gıda olmak üzere, doğal olmayan katkı maddelerinin kullanıldığı gıdaların ritüelden  en az üç dört gün önce tüketilmesinin bırakılması gerektiğini, geçmiş yıllarda, Kızılderili Şaman kabileleri arasında yaşadığım için biliyordum. Ayrıca da çantamda yiyecek taşıma gibi bir alışkanlığım yoktu.

    “Tamam.” dedim.

    Araba, ardında büyüyen bir toz bulutu bırakarak ağaçların içinde kayboldu.

    Ajahn Sutep’le tanışmamızın üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti. Bu süre zarfında zaman zaman birlikte uzun yolculuklara çıkıp ülkenin dört bir yanındaki etkinliklere katıldık. Bu yolculuklarda kimi zaman bir tapınağın misafirhanesinde, kimi zaman da bir pansiyonda konaklıyorduk. Bugün ise, ilk defa ayrılıyorduk. Tek bir gün bile moralinin bozuk olduğuna veya bir şeye kızıp sinirlendiğine şahit olmadım. Yaklaşık bir hafta önce kendisinden iki yaş küçük ve ailesinden arda kalan son yakınını, kardeşini, kaybetmişti. On iki saat süren bir tren yolculuğuyla cenaze töreninin yapıldığı şehre beraber gidip geldik. Ne yolculukta ne de cenazenin kaldırılması esnasında, yüzünde tek bir hüzün veya üzüntü ifadesi görmüştüm. Döndükten birkaç gün sonra, kardeşinin vefatının bahsi geçtiği bir ortamda, Ajahn Sutep’in cenazedeki halini kastederek:

    “Mutat bir etkinliğe gidiyor gibiydin. Ağlamayı geçtim, her zamanki neşenden bile ödün vermemiştin.” demiştim.

    Ortamda, emekli olduktan sonra, misyonerlik faaliyetleri kapsamında Tayland’ta yaşamını sürdüren Amerikalı Evangelist bir rahip vardı. Evangelist rahip bu sözüm üzerine güldü ve:

    “Sen daha Ajahn Sutep’i tanımıyorsun. O çok özel bir Budisttir.” dedi.

    Ajahn Sutep gözleri iyice kayboluncaya kadar güldü ve konuşurken her zaman yaptığı gibi, iki elinin parmak uçlarını, vurgulamak istediği noktalara dikkat çekmek istercesine birleştirip açarak:

    “Bağlılığın bedeli; er veya geç keder, ızdırap ve korkudur.” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Dışarıdan köpek havlaması duyuluyordu. Lafa karışmamak için kendisiyle yoğun bir mücadele halinde olduğu her halinden belli olan Evangelist rahip, zoraki bir dikkat ve saygı gösterisiyle Ajahn Sutep’i dinliyordu. Evangelist rahip, karşısındaki insanı sonuna kadar dinleme inceliğini göstermeden, gerekli gereksiz her konuya İncil’den ayetlerle müdahale etmeyi pek severdi. “Ah şu kutsal kitap bağnazları yok mu!” diye iç geçirdim. Bunların faşist tutumları; inancın evrensel bir duygu olduğu ve her insanda, kendi mistik deneyiminin zenginliği ve entelektüel düzeyi ölçüsünde ortaya çıktığı gerçeğine karşı, kör kesilmelerine neden olmuştu. İnancı, sıradan bir coğrafyada ve tarihte ortaya çıkmış birkaç öğretiye indirgeyecek kadar, sağduyularını yitirmişlerdi. İnancın doğasına uygun bir tavır takınmak yerine, sözde mantıksal çıkarımlar yaparak dünyanın geri kalan coğrafyalarındaki kutsallara dil uzatıryorlardı. Oysa onların mantıksal çıkarımları, yine kendi kutsal kitaplarından yaptıkları alıntılardan ibaretti.

    Neyse ki bu sefer şanslıydım. Ajahn Sutep, Evangelist rahipten atak davranarak kaldığı yerden devam etmişti:

    “Bu nedenle korku ve kederin bir gün kapımı çalmaması için, hayatım boyunca dünyaya ve içindekilere bağlanmamaya çalıştım.”

    Ajahn Sutep olağanüstü bir adamdı. İçtenlik vardı onda. Her bir davranışında insana dair açığa çıkan mütevazi gerçekler vardı. Yetmiş yıllık bir ömrün meditasyon ve perhizle geçen kırk yılı, ona maddeyi değil, mistik deneyimleri hazine sayması gerektiğini öğretmişti. Bu nedenle dünya zevklerine sevinmeyi çiğlik olarak görürdü. Onun hayatında, bu düşüncelerin bir inanç veya felsefenin sınırlarını çoktan aşıp bir eyleme dönüşmüş olmasına şahit oldukça, kendi adıma cesaretleniyor ve umutlanıyordum. Çünkü bedenimi örtmekten başka bir işlevi olmayan paçavraların ağırlaştırdığı bir sırt çantasıyla savrulup durmaktan yorulmuştum. İnsan tanımanın da bir gizemi  kalmamıştı zaten. Tek tip bilgi kaynağıyla beslenen dünya insanının en uç muhabbet ortamları bile, büyüdüğüm mahallenin kahvehanesindeki deneyimden daha fazlasını vermemeye başlamıştı. Yüzeysel ilişkiler, kör arzular ve buna rağmen her ayrılıkta yaşanan sarsıcı acılar ve bunları takip eden dipsiz bir boşluk hissi… Veya hassas vaktin birinde, içinden bir giysi almak için çantamın fermuarından içeri soktuğum elime dolanan hatıra bir bileklik, bir kolye… “Sanırım çantamdaki bütün hatıra armağanlarını atmalıyım” diye düşündüm. “Evet, onun kolyesini de…”

    Yüksek sesle konuşuvermiştim, ama sözcükler dudaklarıma yapışmıştı sanki. Cümlenin sonundaki “de” nin sesi kulağımda ürkünç bir çınlama bırakmıştı. Nerdeyim ben? Birkaç kilometre uzanan tarlanın bitiminde, birdenbire başlayıp ufukta dağlarla birlikte yükselen bu ezici orman, bu sessizlik, burada yokmuşum gibi davranan melez Şaman kadın ve utangaç bakışlarını benden kaçıran iki kızı… Ben neyim? Bana öyle geldi ki, ben anne babasından ilk defa koparılıp yatılı okula verilen ağlamaklı bir çocuktum. Hala büyümemiştim. Elimde çantam, yatılı okulun kapısından içeri girmemek için direniyorum. Uzaklaşmakta olan arabanın egzoz sesi duyuluyor ormanın içinden. Ajahn Sutep’ten ayrılmak, daha şimdiden beni o eski melankolik ruh dünyama sokmuştu.

    Aslında Ajahn Sutep, isteseydi de kalamazdı; çünkü üzerindeki cübbenin temsil ettiği değerler, onun böyle bir ortamda vakit geçirmesini yasaklıyordu. Demin Bayan Ubon’nun barakasında otururken birileri onu burada görür diye diken üstendeydi. İki gün sonra Ajahn Sutep çıkageldi. Bayan Ubon’la vedalaşıp onunla birlikte tapınağa geri döndüm. Doğanın, bitkilerin ve etrafındaki tüm nesnelerin bir ruha sahip olduğuna ve kendisinin bu ruhlarla her daim sıkı bir ilişki içinde olduğuna inanan, bu nedenle günlük işlerinde bir ritüel ciddiyetiyle eşyaları adeta okşayan Bayan Ubon, benim dış dünyayla olan yüzeysel etkileşimi sorgulamaya itmişti. Bu nedenle sonraki günlerde, Bayan Ubon’ı zaman zaman ziyaret edip evinde konakladım; fakat gerek düzenlediği dini ritüelller, gerekse de günlük yaşantısıyla ilgili bilgiler, onun deyimiyle, hassas bir enerji barındırdığı gerekçesiyle, şimdilik sadece şahsi notlarımda durmak zorunda.

    Bir ikindi sonrasıydı. Camlardan düşen loş ışığın altında çantamı hazırladım. Arda kalan birkaç öteberiyi çantanın dış ceplerine sokuşturdum. Yatağıma gelmişti sıra. Yatak, tapınağın içine kolayca sızabilen akrep, yılan gibi zararlı haşerelerden korunmak için bir kamp çadırının içinde seriliydi. Çadıra dokunmadan, içindekileri toplayıp güzelce katladım. Çantamı sırtlayıp kapıya yöneldim. Kapı, tepelere, uzak ve yemyeşil tepelere ardına kadar açılıyordu. Kapının önünde, keşişler bekleşiyor, aralarında konuşuyorlardı.

    Ajahn Sutep, sağında duran keşişin sözlerini tercüme ederek:

    “Zamanın ne çabuk geçtiğini ve bugün gitmek zorunda olduğunu öğrenmesiyle üzüntüsünün birãnã (biraanaa) otu gibi çoğaldığını söylüyor.” dedi.

    (Ayrılık, ölüm gibi durumlar karşısındaki üzüntüyü ifade eden Taycada bir deyim. Birãnã otu yağmur mevsiminde, yağmurdan hemen sonra çok hızlı büyüyen bir ot.)

    Keşişe sarıldım. Altmışlı yaşlarındaydı. Bugüne kadar, Ajahn Sutep’in tercümanlığına ihtiyaç duymadan, onunla yalnızca vücut diliyle anlaşmış, dillerimizin farklı olmasının dezavantajını hiç yaşamamıştık; çünkü saf ve iyi duyguların aktarımı kolaydı. Aynı şekilde, diğer genç keşişle de hissedebildiğimiz ama kavrayamadığımız bir duygu dünyası gelişmişti aramızda.

    Hep birlikte, şehre kadar beni arabayla bıraktılar. Tren garında son olarak Ajahn Sutep’le sarılıp vedalaştık. Gözyaşlarımı tutamadım. Ajahn Sutep, Dhammapada’dan (Budist kutsal metinlerin olduğu kitap) alıntı yaparak beni teselli etmeye çalıştı:

    “…Ben ona müjdelenmiş derim ki, tüm tutkularından arındı ve dünyada evsiz barksız dolaştı…”

    Tümüyle tutkularımdan arınabilir miydim? O zaman telleri kopmuş bir saz gibi sessiz, renksiz ve soğuk bir gövdeden ibaret olmaz mıydım? Tapınakta ve Bayan Ubon’nun evinde yaşadığım mistik deneyimlerimi bir an hatırladım: Evet! Düşüncenin ve inancın eyleme geçtiği anlarda, her şeyden arınmak mümkündü!

Başarısızlık Yazılımı Nasıl Çalışır ?

Başarılı olabilmek için neleri başarmanız gerekiyor ? Neden insanların %70 – %80 i başarısız?

Yapılan araştırmalara göre hayallerini başarabilen insan sayısı %20 – %30 arasındadır. Google tarafından yayınlanan rapora göre 80 Milyonluk Türkiye’de “başarı” kelimesini arayan kişi sayısı 18 bindir ve bu kelimenin yarısından fazlası “başarı duası” dır. Kişisel gelişim ile ilgili 22 Bin arama yapılırken Aleyna Tilki ismini arayan kişi sayısı 823 bin dir.

Yapılan araştırmalara göre toplumların büyük kısmı başarıya odaklanmamaktadır. İnsan beyninden günde ortalama 70 bin düşünce geçtiği bilinmektedir. Bu düşüncelerin sadece %2 si başarı ile ilgilidir.

İnsanların hepsi doğuştan başarı amaçlıdır. Bebekken etrafını izleyen insan taklit ede ede önce emeklemeyi, sonra yürümeyi sonra koşmayı öğrenir. İnsanları dinleyerek konuşmayı öğrenir. Doğası gereği başarma odaklı olan insan belli bir yaşa geldiğinde asidi kaçmış kola gibi durağanlaşır.

Yapılan bilimsel bir çalışmada ; Aç bir köpek balığının karşısına bir balık konur, köpek balığı küçük balığı yemek için defalarca girişimde bunulur ama ikisinin arasına cam konduğu için köpek balığı her defasında cama çarpar. Bir kaç denemeden sonra balığı yiyemeyeceğine ikna olan Köpekbalığı balığı hayal etmekten vazgeçer. Bir süre sonra aradaki camı kaldıran bilim insanları Köpekbalığının arada cam olmasa bile balığı yeme girişiminde bulunmadığını tespit eder.

Öğrenilmiş başarısızlık olarak bilinen bu olgu insanları belli bir yaştan sonra etkisi altına alır. Gerçek hayatta da durum aynıdır. Köpek balığının bir torunu olsa ve yanına gelip “dede şu balığı yakala da yiyelim” dese Köpek balığı o balığın yenemez olduğunu iddia edecektir. Bu hikayede başarma ihtimali olan torununun başarısız olmasına sebep olan düşünce insanlar için de aynıdır. Defalarca deneyip denemekten vazgeçen bir çok olgun insan kendisinden yardım isteyen gencin başarıyla sonuçlanabilecek girişimlerini olumsuz geribildirimlerde bulunarak körlemiştir. Bu duruma öğretilmiş çaresizlik denmektedir.

Sürdürülebilir Başarısızlığı Nasıl Elde Ediyoruz

İnsan bazen başarısız olabilir, bazı insanlar bazen değil sürekli başarısızdırlar. Peki bunu nasıl başarırlar ? Sürekli başarısız olma konusundaki istikrar nasıl sağlanır ?

Başarıya olan inancınızı etkileyen en önemli faktör başarısız olduğunuz noktalara saplanmaktır. Başarısız olduğunuz noktaların hesabını kendine verebilen, bunu kabullenebilen, başarısızlıklardan dersler çıkarıp aynı hataları yapmayacak yöntemleri geliştirip azminden vazgeçmeyen kişilerin sürekli başarısız kalması söz konusu değildir.

İki tür insan vardır. “Saydıcılar” “Rağmenciler”

Saydıcılar başarısızlıklarını çevrelerine dayandırır. Zengin bir ailenin evladı olsaydım, benim de dayım olsaydı, bizim de imkanlarımız olsaydı ifadeleri en sık kullandıkları cümlelerdir. Rağmenciler başarısızlıklarını kendi denemelerindeki azmin eksikliğinde ararlar ve genelde; Buna rağmen devam etmem gerekir. Babam öyle dese bile devam etmem gerekir, öğretmenimin olumsuz yorumuna rağmen devam etmem gerekir ifadelerini kullanırlar.

Başarmak üzere kendilerine bir direngi noktası seçen insanların o noktaya geldiğinde daha ilerde başka bir nokta belirlediği yapılan araştırmalarla sabittir. İnsanın her şeyi tek seferde başarabilmesi imkansızdır. Küçük adımlarla ama sürekli ileri doğru hareket eden insanlar başarının ödüllerini alacaktır. Bedelleri ve ödülleri olan başarı kısa vadede ödül verirse uzun vadede bedel ödetir.

Başarılı olmanın en önemli sırlarından biri “işini iyi yap” mottosudur. İşini iyi yapmak aldığın paranın karşılığı değil karakterin yansımasıdır.

Kızılderililerin Şeref Yasaları

Bir dinin değilse bile bir topluluğun ve kültürün kuralları. Doğa, yırtıcı hayvanlar ve tehlikeli insanlarla mücadelenin ardında şekillenmiş kurallar bütünü. Ata sözleri gibi, destanlar gibi değil de madde madde nasihatler, öğütler. Kişisel gelişim kitaplarında sayfalarca anlatılan öğretilerin özeti, kısa zamanda çok şey öğreten, zamanınızı çalmadan, lafı uzatmadan ve can sıkmadan…

Kızılderililerin kendilerine özgü ahlak kurallarından bir kısmı şöyledir;

1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler…
2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.
3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.
4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.
5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.
6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister hayvan veya bitki olsun…
7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.
8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.
9 – Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.
10 – Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.
11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.
12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.
13 – Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.
14 – Her zaman dürüst ol.
15 – Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.
16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.
17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma, – özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.
18 – İyi talihini başkaları ile paylaş.
19 – Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.
20 – Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.

Korona Öğretileri

İnsanoğlu doğası gereği ölünceye kadar öğrenmeye açıktır. Bilim insanları beynin oksijensiz kalıp tıbbi anlamda öldüğü ana kadar yeni şeyler öğrenmeye açık olduğunu kanıtlamıştır. Bebekliğimizden yetişkinliğimize kadar geçen sürede yüzlerce deneyim, binlerce tecrübe daha iyi sonuçlar için belleğimizde tutulur. Olumsuz sonuçların ardında aynı durumu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken milyonlarca detay beynimizi meşgul eder. Mesela sobaya dokunduğunuzda sobanın elinizi yakacağı sobanın sıcak olduğu bilgisinden daha baskın bir bilgidir çünkü “sıcak soba” dendiğinde sobayı değil daha önce çektiğiniz acıyı hatırlarsınız.

1 Ocak 2020 yakın tarihin alışkın olmadığı bir gündü. Çin’in Wuhan kendinte mutasyon geçirmiş olan Covid-19 virüsü hayvanlardan insanlara geçti. Hızla yayılan virüs insanları ileri zatüre yaparak yatağa düşürüp gizli veya açık kronik rahatsızlığı olan, yaşlı ve sigara kullanan kişileri öldürdü, durum pandemik bir vaka haline geldiğinde Dünya Sağlık Örgütü dahil tüm kurumlar ve hükumetler geç kalmıştı bile. Tüm ülkelere yayılması sadece 2 ay sürdü ve 10 Mart’ta Türkiye’ye giriş yaptı. 11 Mart’ta ilk vaka bilgisi Sağlık Bakanlığı tarafından ilan edildiğinde ülke için yeni bir yaşam tarzı başladı. Evden çalışma modeline geçebilen hizmet türleri hızla evden çalışmaya geçti. Yerinde yapılması gereken işler kademeli olarak azaltıldı veya tamamen durduruldu. Bu durum hayatın olağan akışını sekteye uğratırken ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirdi.

Tam bir belirsizlik havası yaratan Koronavirüs salgını düğünlerin ertelenmesine, fabrikaların durmasına, işletmelerin kepenk çekmesine, sokağa çıkma yasaklarına hatta kargaşaya neden oldu. Bunlar olurken tüm insanlar ne olacak sorusunu sormaya başladı. Ne olacağı ile ilgili en gelişmiş laboratuvaların bile net bilgi veremediği salgın insanlığa her acı olay gibi öğretiler yaymaya başladı. Neydi o öğretiler ?

İş iş yerinde yapılır.

İlk öğreti işin iş yerinde yapılacağı oldu. İş yerindeyken home office çalışmak için can atan binlerce kişi işin gerçek anlamda iş yerinde yapılması gerektiğine ikna oldu.

İşin bir kısmı evden de yapılabilir.

Home office çalışmanın işletmeyi iflasa sürükleyeceğine olan gerici düşünce işin bir kısmının evden rahatlıkla yapılabileceğine inanmaya başladı.

Yüz yüze gelmek ayrıcalıktır

İleri teknoloji, internet kamera sistemleri vs. Hepsi bir yana yüz yüze gelmenin yerini hiç bir şeyin dolduramayacağı anlaşıldı. Aynı ortamı paylaşmanın verdiği güven hissinin network kabloları ve wifi ile taşınamayacağı öğrenildi.

Aile bireylerimizin hepsi çok değerli

Virüsün aile bireylerinin her birine zarar verebileceği gerçeği aile bireylerinin hepsinin değerli olduğunun hissedilmesine vesile oldu. Bu başka türlü öğrenilemeyecek bir bilgidir.

Zaruri hizmetkarlara hürmet şart

Temizlik görevlileri, çöpçüler, belediye işçileri, sağlık çalışanları, devletin ve hükumetin sosyal hizmet veren kurumlarının ne kadar gerekli olduğu anlaşıldı.

Dijitalleşme hayat kurtarır

Geleneksel sistemlerle hayatta kalmaya çalışan işletmeler dijitalleşmenin ne kadar önemli bir kavram olduğunu anladı.

Bir yerlere gidebilmek

Sürekli evde kalmanın verdiği sıkıcılık serbest bir şekilde bir yerlere gidebilmenin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Limon Kolonyası

Zengin kesimin küçümseyip yerden yere vurduğu kolonyanın gelmiş geçmiş en başarılı dezenfektan olduğu anlaşıldı.

Bu 8 öğreti benim aklıma bir çırpıda gelenler. İnanıyorum ki yüzlercesi var ve her birey kendi için değerli gördüğü şeyin düşündüğünden daha değerli olduğuna kani oldu. Dünya normalleşse bile bu öğretileri asla unutmamayı , hayatın bir saniyesinin bile boşa geçmemesi gerektiğini hatırlayarak yaşamamızı temenni ederim.

Çalışan Küstürme Teknikleri

İşletme ve örgüt yönetimi kitaplarını elinize aldığınızda çalışanın örgüt içindeki konforunu ve yöneticilerin çalışan üzerindeki etkilerini okursunuz. O kitapların bir çoğu çalışanın nasıl küstüğüne odaklanmaz, genelde çalışan motivasyonunu arttırma ve elde tutma çalışmalarından bahseder.

Bence, ilk olarak çalışan nasıl küstürülür ona bakmak lazım. Eğer çalışanın nasıl küstürüldüğünü bilirsek, elde tutma çalışmalarına daha etkin katılabiliriz.

1- Söz verin ama yerine getirmeyin

Performans sisteminizi öyle bir ayarladınız ki tam da milleti birbirine kırdırmalık, bir de hedef koymuşsunuz ki dağları tepeleri aşıp oraya gelen iyi derecede ödül alacak. Çalışanın küsmesini istiyorsanız hedefte vaadedilen ödülü vermezsiniz veya bir kısmını kırparsınız. Böylece çalışan uzunca bir zaman işinize yaramaz. Kaş yapayım derken gözlerini çıkarırsınız.

2 – Mevcut Hak Edişlerini Ellerinden Alın

Uzun zamandır elde ettiği hak edişleri ona çaktırmadan elinden almak ta güzel bir taktik. Mesela önce 6 Aylık primi aylık yatıracağız dersiniz. Her ay yatacağına inanır ama her ay yatan toplam prim 6 aylık tutardan az olursa hedefinize ulaşırsınız. Sonra setkartlara ödeme yapmayı kesip setkartla yapılacak alışverişlerin bir kısmını ücretsiz sunacağınızı söylersiniz, onu da tam sunmazsınız ve tamam. Çalışan bitmiştir.

3 – Gelecek vaadedin ama o gelecek hiç gelmesin

Bu şirkette kariyer kapıları açık, hatta yurt dışı kariyer yapma imkanın bile var gibi ifadeler daha işe başlamadan başvuru sırasında şirket tanıtım yazılarında bile vardır. Bu tür şirketlerin bir çoğu yalan söyler çünkü başlanan pozisyonda en az 5 yıl çalışılması beklenir . Vaat ettiğiniz kariyer basamaklarını terfileri engelleyerek, araya adam sokarak, torpil ve kayırma ile güzel bir şekilde ortadan kaldırabilirsiniz. Çalışan durumun farkında olsa bile konfor alanının bozulmasından ve işsiz kalma korkusundan sesini çıkarmayacaktır. Küser ama küskün de olsa çalışmaya devam eder. Taki başka bir iş veren kendisini daha az aldatma vaadinde bulunana kadar bu durum böyle gider.

4 – İletişim becerileri konusunda eğitimler verip toplantılarda fırçalayın

Kurumsal şirketlerin iki yüzlülüklerinden biri de budur. Etkili iletişim teknikleri adında eğitimler düzenlenir ve diğer firmalara biz etkili iletişim konusunda faaliyette bulunduk mesajı verilir. Şiddetsiz iletişim teknikleri, telefonda etkin iletişim teknikleri, etkili yazılı iletişim teknikleri vs vs. uzar gider böyle ama ilk toplantıda, yapılan ilk hatada, yanlış gönderilmiş ilk mailde sanki daha önce hiç iletişim becerisi eğitimi verilmemiş / alınmamış gibi davranılmaya devam eder. Yanlış giden bir şeyler mi var ? Çek toplantı odasına, hatta yanına bir yönetici daha al ve bas fırçayı bak nasıl güzel küstüreceksin çalışanı. Odadan çıkarken peki efendim cümlesinin iç sesinde nasıl saydıracak sana.

5 – Hata yapmadan öğrenemezsin mesajı verip hata beklemeyin

Büyük şirketler daha büyük şirketleri üstü kapalı taklit etmeye bayılır. Gelişim akademisi eğitmenleri hata yapmanın öğrenmenin ilk adımı olduğunu söyler ama eğitim bitip masanıza geçtiğinizde, yaptığınız ilk hata bağlı yöneticiniz tarafından hoş karşılanmaz. Çalışanı küstürmek mi istiyorsunuz ? Ona böyle olmaz ama… İnsanlardan sürekli cevaplar alamayabilirsin… Neyse olan oldu bir daha olmasın…gibi cümleler kurun eziklensin o kadar eğitim aldığı halde hata yapmasının ne kadar aptalca olduğunu düşünüp işe, hayata küssün.

6 – Sürekli rakiplerden bahsedin

Çalışana kendisine rakip olan çalışanların başarılarından bahsedin ki kendisini aptal yerine koysun, o yapıyor da ben neden yapamıyorum diye yeyip bitirsin kendini. Bir şeyler yapmaya çalışırken düşüğü duygusal boşlukla daha büyük hatalar yapsın, o esnada sıkıştırın onu iyice bocalasın ve daha da büyük hatalar yapsın. Çalışan küstürmek için bundan daha iyi bir yöntem var elbette ama bu da iyi bir taktik.

7 – Zamanının azaldığından bahsedin

Kendisi için zamanın azaldığından ve olumsuz sonuçların kapıda olduğundan bahsedin. Bunları aşikar söylemenize gerek yok, üstü kapalı bir şekilde söyleyebilir, laf arasında ima edebilirsiniz. Emin olabilirsiniz suratınıza boş gözlerle bakar ama sizi sizden daha iyi anlar ve küsmesi için uygun ortamı sağlamış olursunuz.

8 – Bulunduğu konumun kapalı kutu olduğunu hissettirin

Kendisini mail trafiği yaşadığı kontaklar dışında gerçek dünyada kimsenin tanıyamadığını, çevre oluşturma konusundaki tek faaliyetin outlook olduğunu söyleyin. O bilgisayarın başında, o makinenin başında banttan gelen işin kendisi için yalnızlık giderici tek etmen olduğuna onu inandırın. Mesaisi bitip kartı okuttuğunda gerçek dünya ona denizden çıkmış balık hissi uyandırsın. Bu davranış bırakın iş yerini özel hayata bile küsmesine sebep olacaktır hiç şüpheniz olmasın.

9 – Kazandığı paranın hakkını veremediğini ima edin

Bir çok şirkette yöneticiler sanki maaşı babalarının hesabından yatırıyormuş gibi çalışanın aldığı paraya takar. Yaptığı işin aldığı parayı hak etmediğini söylemek çalışana sen aptal, tembel birisin, bana kalsa maaşını kırparım ama elden gelen bir şey yok demenin kısa yoludur. Bu ifade çalışanda zaten maaşıma dokunamaz ben neden yırtınıyorum ki düşüncesini yaratacaktır. Çalışan küstürmek içim mükemmel taktiklerden biridir.

10 – Bulunduğu konum sayesinde çok şanslı olduğunu söyleyin

Çalışana, çok şanslısın hiç ağlaşma, burada bulunmak büyük şans gibi ifadeler kullanmak iş yerini yüceltip çalışana aslında bir halta yaramazsın da şansın yaver gitmiş buradasın kıymetini bil demektir. Bu ifade çalışanın kafasında yeni hedefler aramak için yeterli olacaktır. Küskün, kızgın ve duygusal anlamda dağılmış çalışan kendi çabalarıyla elde edilen bir başarıya hasretse ilk fırsatta sizden boşanacaktır.

Ha bir de son vuruş var. Yukarıdaki maddelerin hepsini veya bir kısmını yaparak çalışanı küstürmeyi başardınız ve artık dayanamayıp istifayı verdi. Çıkış işlemlerinde soğuk atıp kapıdan tek başına çıkmasını sağlayın. Bir daha bırakın o işletmeye gelmeyi önünden bile geçmek istemeyecektir.

Yönetilerek Yönetmek

Şirketler, patronlar, yatırımcılar ve mal sahipleri varlıklarını korumak ve arttırmak için yöneticiler arar. Onların istediği, varlıklarını devam ettirmek veya arttırmaktır ve yönetme şekline pek takılmazlar. Veriler istikrarlı veya yükselişle geldiği sürece sorun olmaz. Tablolar olumsuz verilerle dolmaya başladığında iyi yönetici rolünüz bir halta yaramaz değersiz bir title den başka bir şey değildir.

Yöneticiler başlarına gelecekleri bildikleri için şirketlerinin, mal sahiplerinin ve yatırımcılarının isteklerini kendi altındaki insanlara empoze etmekle görevlidir. Başlarına gelecek kötü kaderin aynı zamanda astlarının da başına geleceğini de iyi bilen yöneticilerin tek derdi insanları yönetmek olduğunda olumsuz sonuçlarla karşılaşıldığında sorumluluk tek başına yöneticiye ait olacaktır.

Göçebe hayattaki çadır yaşantısında bile Han, Oba’sını yönetirken Toy adında meclislerle istişare kapısını aralamış ve yönetimi Oba Beyleriyle paylaşmıştır. Yönetimi farklı insanlarla paylaşarak yönetilmeye de imkan tanıyan Han, gelecekte yaşanabilecek olumsuz sonuçlarda tek başına hedef olmaktan kaçınmıştır.

Bugün büyük şirketlerde ciddi makamlarda bulunan yöneticiler incelendiğinde yönetimi astlarıyla paylaşan yöneticilerin şirket ve çalışanlarına daha faydalı olduğu, tercih edilen yöneticilerin arasına girdikleri görülecektir. Her şey en iyi ben veya yönetim kadrosu olarak biz biliriz anlayışının yanlış olduğunu anlamayan şirketler çalışanından yöneticisine kadar neyi neden yaptıklarını bilen çalışma gruplarının karşısında er yada geç kaybedeceklerdir.

Yönetirken yönetilmeye müsade etmek, alınacak kararlara astların da etki edebilmesine izin vermektir. Bu izni kullanmayan, kendisinin en doğru kararı verdiğini zanneden yöneticiler, gerçek verilerle izleyemediği departmanlar tarafından aldatılmaya, kendisine raporlayan astları tarafından eleştirilmeye mahkum olurlar. Türlü şekillerle üzerlerinde hissedecekleri baskı, daha büyük hatalar yapmaya, daha yıkıcı olmaya ve dönülmesi zor yollara sapmaya sebep olacaktır. İflas eden şirketler incelendiğinde, yanlış verilen bir karardan inatla vazgeçilmediği, toparlamak için yapılan yatırımların iflası getirdiği görülecektir.

Yönetmenin, yapılan en basit işten, en önemli işe kadar tüm paydaşlarla etki alanlarına göre paylaşılmamasının verdiği zararı sayılarla göstermek mümkün değilse de batmış tarih sayfalarına karışmış şirketlerle göstermek mümkündür.

İş Görüşmesinde Nelere Dikkat Edilmelidir ?

İş aradınız veya iş sizi arayıp buldu. Artık sıra karşılıklı görüşme ve karar verme aşamasına geldi. Müracaat etme ön görüşme derken mülakat günü geldi çattı. Önceden deneyimli olanlar için pek heyecan verici olmayabilir fakat askerden gelen, okulu yeni biten, ev hanımı olup çalışmaya karar verenler için heyecan verici bir süreçtir. Hangi durumda olursa olsun iş görüşmeleri önemlidir. Çünkü görüşmenin sonunda yaşam şekliniz ve yaşam kaliteniz olumdu veya olumsuz yönde etkilenir.

Bu yazıda iş görüşmelerinin olumlu sonuçlanması için dikkat edilmesi gerekenler konusunda deneyim ve yorumlarımdan bahsedeceğim;

Gerçekten Çalışmak İstiyor musun ?

Gerçekten çalışmak istiyor musunuz ? Kararsız, olsa da olur olmasa da olur duygusu kaybettirir. Görüşmede “alırsanız olur almazsanız da fark etmez” gibi bir ifade kullanırsanız “ben burada çalışmak istiyorum” diyen kişi iş sahibi olur siz beklersiniz. İş veren kendisiyle çalışmak konusunda tutku sahibi adayları sever.

Doğru Pozisyona Başvurmak

Sırf işsiz kalmamak için hayatında hiç yapmadığı, yapmamakla birlikte en ufak bilgiye sahip olmadığı pozisyona başvuran adayların görüşme süreleri gerçekten kısa sürer. İş veren geçmiş deneyimleri ve sorular sorulduğunda deneyimlerden yola çıkan akılcı cevapları sever. Eğer “hızlı öğrenirim” derseniz. “Ben daha önce yaptım” diyen aday iş sahibi olur siz beklersiniz.

Önce Parayı Konuşmak

İşin türüne göre değişen bir durum olmakla birlikte bir çok görüşmede maddi konular hoş karşılanmaz. İş görüşmesinden sonra, kabul edilirseniz teklifi reddetme hakkına sahipsiniz. İş görüşmede “kaç para vereceksiniz” diye sorarsanız. Sadece iş konuşanlar iş sahibi olur siz beklersiniz.

Son İş Yerinden Çıkış Sebepleri

Görüşme esnasında İK uzmanı veya işveren size son çalıştığınız yerden neden çıktığınızı sorabilir. Bu soruya “patronla tartıştım” cevabını verenlerin bir çoğu sizi geri arayacağız dendiği halde aranmamıştır. İflas, ücretin ödenmemesi, küçülmeye gitme gibi durumlar söylenebilir fakat son çalışma deneyiminin nasıl sonlandığı hakkında bilgi vermek zorunda değilsiniz. İş veren çok merak ederse başvuru formunda referans olarak belirttiğiniz kişileri arayıp hakkınızda bilgi sahibi olabilir. İşverenler çıkarılan, tartışmalı ayrılan, muhakeme süreci devam eden, siyasi olaylara bulaşan adayları pek sevmez.

Sendikalar STK’lar Siyasi Partiler

İş görüşmesinde siyasi faaliyetler, STK lar ve çalışma grupları risktir. Mümkünse görüşmeden önce siyasi parti üyeliğiniz varsa kaldırın, STK’lar için global olması önemlidir. Başvurduğunuz iş yeri, üyesi olduğunuz STK ile barışık olmayabilir, içinde bulunduğunuz siyasi oluşum şirketinizin siyasi eğilimi ile uyuşmayabilir. Görüşme sırasında siyasi ifadeler kullanmamaya, STK üyeliğiniz varsa bahsetmemeye özen göstermelisiniz. Daha önceki çalışma döneminde sendikal faaliyette bulunmuş olabilirsiniz, başvurduğunuz iş yeri sendika kabul etmeyebilir veya çalıştıkları sendika, daha önce sizin üye olduğunuz sendika ile ters olabilir. Bu sebeple sendika, siyasi parti, STK ve çalışma grupları konusunun açılmamasına açılırsa da cevap vermemeye dikkat edin. Aklınızdan çıkarmayın “hükumet rekabetten hoşlanmaz”

Eş Dost Akraba

Başvurduğunuz iş yerinde, başvuru pozisyonunda veya aynı departmanda bulunan akraba bilgisi iş görüşmesinde söylenmelidir. İş görüşmesinde akrabalık bağının belirtilmemesi etik karşılanmayacaktır. İK uzmanı akrabalığı soy adınızdan tespit ederse ne ala fakat edememişse siz belirtmelisiniz. Samimi tavrınız farklı pozisyonda veya departmanda işe alınmanızı sağlayabilir.

Ne Zaman Başlarsın ?

Mülakatta karşılaşılacak sorulardan biri de ne zaman başlarsın ? İşe başlangıç tarihini uzun tutarsanız vazgeçilme ihtimalini ortaya çıkarmış olursunuz. Bu soruya verilecek en iyi cevap “ne zaman müsait ise o zaman başlayabilirim” olacaktır.

Kılık Kıyafet

Bir çok makalede en başta tutulan bu konuyu bilerek en sonda tuttum çünkü özel şirketlerde kılık kıyafet devlet dairelerindeki kadar önemli değildir. Dikkat etmeniz gereken tek şey temiz olmaktır. Sakalınız varsa düzenlemeni saçlarınız uzunsa taramanız yeterli olacaktır. Parlak dişler, bakımlı bir cilt, temiz elbiselerle işverenin yeni temsilcisi olmak için uygun aday olduğunuzu göstermelisiniz.

Ses Tonu ve Üslup

İş görüşmelerinde İK uzmanları, komisyon veya patronun dikkat edeceği noktalardan biri de ses tonu ile üsluptur. Gayrisamimi, yüksek veya kısık sesle, anlaşılması zor ifadeler ve birbirinden kopuk hikayelerin anlatıldığı görüşmeler çoğunlukla olumsuz geçer. Canlı ses tonu, anlaşılır ve kısa ifadeler, kurum kültürüne yakışır bir üslup görüşmenin olumlu geçmesi için olmazsa olmazlardandır.

Özgüven

Elbette “ben buraya müdür olmaya geldim” gibi iddialı bir çıkış yapmamalısınız fakat özgüveninizin yerinde olduğunu göstermelisiniz. Bir çok görüşmede “burada işe başlasan gelecekte kendini nasıl bir pozisyonda görürsün, bugünden yorumun ne olurdu” gibi sorular yöneltilir. Bu tür sorulara verilecek en iyi cevap “çalışma süresine göre elde edilebilecek en iyi pozisyona sahip olurum” olur. Yuvarlak ifadelerle her şeyi başarabilecek inancı yansıtmak işverenin size olan güvenini arttıracaktır.

Bildikleriniz ve bilmedikleriniz

İş görüşmelerinde geçmiş deneyimleriniz İK nın dikkatini çeker. Geçmiş deneyimler, kişisel gelişim faaliyetleriniz ve iş verenin işine yarayacak ama bildiğiniz her şeyi anlatın. Gerçek anlamda bilmediğiniz, kulaktan dolma bilgiler hakkında ise pek yorum yapmayın, illa üzerinde duruluyorsa konu hakkındaki bilgi düzeyinizi mütevazi bir şekilde belirtin. Göbekten sallamak İK uzmanlarının genelde kolay yakaladığı bir konudur.

İşveren Hakkında Bilgi Sahibi Olun

Gireceğiniz iş yeri hakkında önceden detaylı bir araştırma yapın, hangi alanlarda faaliyet gösterildiği, kaç lokasyon olduğu, ortalama kaç kişi çalıştığı ve o alandaki rakiplerine nazaran nasıl göründüğü hakkında bilginiz olsun. Mülakat sırasında işletmeyi tanıdığınızı ve araştırdığınızı belli eden kısa bir cümle kurmak İK uzmanlarının hoşuna gidecektir.

Soru Sormak

İş görüşmelerinde tüm soruları İK uzmanlarının size sormasına izin vermeyin. Arada siz de soru sorun, İK uzmanı sorunuzu yanıtlarken gözlerinin içine bakın ve kafa hareketleriyle kendisini pürdikkat dinlediğinizi ona belli edin. Bu diyalog gerçekleşirken yapıcı yaklaşımlar ve gülümseme gidişatı olumlu etkileyecektir.

Tuhaf Mülakat Soruları ;

Kim Bu Kemalistler !

Geçtiğimiz gün tarihçi Sinan Meydan çok güzel bir paylaşımda bulundu. İsim vermeyeceğim şu aralar çok fazla televizyona çıkan bir akademisyen tartışma esnasında Kemalistleri Türkçe Ezan getirerek dini yok etmekle suçladı. Çok önemli bir şahsiyetmiş gibi hemen Kemalizm nedir? İyi bir şey midir ? Kemalistler kimdir ? Amaçları nelerdir ? Televizyonlarda tartışılmaya başlandı.

Sinan Meydan’da bu tartışmaların arasında bir paylaşımda bulunarak Milliyetçi Türk gençlerinin duygularına tercüman oldu. Meydan paylaşımında ” Atatürk,Cumhuriyet düşmanlığı gittikçe daha da marjinalleşiyor.Aklı başında, gerçekten bilgili,onurlu,dürüst,yurtsever saygın bir Atatürk,Cumhuriyet düşmanı bulamazsınız;araştırınca bunların ya deli,ya cahil,ya sahtekar,ya ahlaksız,ya görevli ya da hain olduklarını göreceksiniz. ” ifadelerine yer verdi.

Bu olaylar olurken televizyon başında “neler oluyor, tv deki bu adam Kemalizm’e nasıl oluyor da bu kadar rahat din düşması diyebiliyor? Bu ifadelerin toplumu kutuplaştırılacağı bilindiği halde kim buna neden müsade ediyor” diye geçirdim. Sonra içimden tekrar inandığım Kemalizm nedir ? Kemalistler kimlerdir? Neler yapmışlardır ? Neden Kemalistlerdir ? diye sorular sordum ve bildiğim sorulara bildiğim kadar cevaplar verdim.

Kemalizm Nedir ?

Kemalizm Osmanlı Devleti Emperyalist güçler tarafından işgal edildiğinde milli mücadeleyi örgütleyip düşmanı Türkiye topraklarından kovan ordunun komutanı olan Mustafa Kemal’in düşünce yapısını örnek alarak oluşan bir düşünsel güç, Türkiye Cumhuriyeti’nin sekülerizm ve Türk milliyetçiliği üzerine temellenmiş kurucu ideolojisidir. Atatürkçü ideolojinin temellerini, Atatürk’ün düşünce ve uygulamalarıyla ortaya koyduğu amaçlar, ilkeler ve gerçekleştirdiği inkılaplar oluşturur.

Kemalistler Kimlerdir ?

Emperyalist güçler başta olmak üzere iç ve dış tüm düşmanlara karşı her alanda Türk Devletini koruyan ve tarihi değerlerine sahip çıkanlar Kemalistlerdir.

Kemalistler Neler Yapmışlardır ?

Hak din İslamın’da emrettiği gibi hakkı batıldan ayıran, insanlara bilmediğini öğreten ve aydınlatan ilke ve inklaplarla Türk ulusunu canlandırmıştır. Muasır medeniyetlerin üzerine çıkma hedefi koyan bir lideri örnek almış ve dünyaya örnek millet olmayı ilke edinmiştir.

Neden Kemalisttirler ?

Çünkü totaliter sistemlerin özgürlüğü yok edeceği ilkesel olarak kanıtlanmıştır. Ulus devlet olmanın önemi kanla yazılmış ve dünyaya kanıtlanmıştır. Bir soyun değil demoratik bir ülkenin bireyi olmanın tadına varılmıştır.

TED Gibi Konuş

Carmine Gallo’nun TED Gibi Konuş adlı kitabını okurken bir şey dikkatimi çekti. Kitap, TED Gibi konuşanların özelliklerini bir araya getiriyor ve topluluk önünde başarılı konuşma yapmak için daha önceki başarılı TED konuşmacıları örnek gösteriliyor. Bill Gates gibi ünlülerin ilk konuşmalarındaki durumlarından bahsedilerek nereden nereye geldiklerine vurgu yapılıyor.

Dokuz maddede topluluk karşısında etkili konuşmanın anlatıldığı kitabı okumaktan pişman değilim fakat kitabın bazı yerlerinde “sanki TED Reklamı” gibi gelmedi değil. Öyle bile olsa yararlı bilgilerin bulunduğu kitabı zamanı olanların okumasını tavsiye ederim. Ben kitabı okurken önemli gördüğüm uyarıları not aldım ve bir liste oluşturdum. Kitabı hiç okumayan kişilerin liste halinde belirtilen uyarıları hayata geçirmeleri kitaptan elde edilecek etkinin sanırım %60 ına denk gelecektir.

Carmine Gallo’nun topluluk önünde başarlı konuşmalar yapabilmek için dikkat etmemizi istediği konular özetle şöyle ;

  • Tutkulu olun
  • Kendinizi şenlendirin
  • Hikayeleştirerek anlatın
  • Söyleyeceklerinize önce kendiniz inanın
  • Prova yapın, vakit ayırın
  • Kendinizi kameraya çekip izleyin
  • Dik durun
  • Güç bölgesini kullanın (Bel ve göz üstü hizasını kapsayan çember alan)
  • Konuşma hızını (ortalama dk 180 kelime), tonlama ve ses perdesini iyi kullanın
  • Jest, mimik ve el hareketlerini etkin kullanın ama abartmayın.
  • Yeni şeyler söyleyin
  • Bilinen bir şeyi farklı ve keşfedilmemiş yöntemlerle söyleyin.
  • Herkesin (özellikle dinleyici kitlesi özelinde) anlayacağı dilden konuşun.
  • Şaşırtıcı şeyler söylerek beynin dopamin salgılamasını sağlayıp o ana kanca atın .
  • Konuşmaya başlamadan önce (tranbolin zıplamak abartlılı olur) hoplayıp zıplayın,kollarınızı gerin
  • Sesinizi açmak için kontrollü bir biçimde bağırın (Yüksek sesle şarkı söylemek olabilir)
  • Akılda kalıcı başlıklar atın
  • Kişisel hikayeler merak uyandırır. Kişisel hikayer anlatın
  • Heyecan verici bir son belirleyin
  • Ağızları açık bırakacak bir an yaratın
  • Neşelenin, kendinizi ve konunuzu çok ciddiye almayın ve mizah katın
  • Mizah yaparken siz komik olmaya çalışmayın, fıkra anlatmaktan kaçın.
  • Neyin işe yaradığını hatırlayın !
  • Komedi yapmak için komik olandan alıntı yapın (beyin mizahı sever)
  • Mizah için video kullanın, kısa saçma ama komik olsun.
  • Anlatamadığınızın resmini gösterin.
  • Anlatımınızı 3 kuralına uygun tutun. Birleştirilmiş blog anlatımlar can sıkar ve akılda kalmaz kısa ara molaları olan 3 parça anlatımınızı akılda kalıcı kılar
  • Özgün olun , özgünlük size serbestlik sağlar
  • Ayrıntılardan uzaklaşın, detaylara boğulmayın. “Basit bir şekilde anlatamıyorsanız siz de anlamamışsınızdır” Einstein
  • Twitter gibi 140 karaktere sığacak bir başlık ve altına 3 kuralına uygun başlıklar atın.
  • 7 artı 2 veya eksi 2 kuralına uyun. Bu kural konuşma da 18 dk’ya tekabül eder. Uzun konuşmalar akılda kalmaz.
  • 5 Duyu organına hitap edin.
  • Fiziksel örnekler gösterin
  • Cesaretli olun , korkmayın , şeridinizde kalın çünkü sahtekarlar çoğu zaman saptanır
  • İçeriğinizi arkadaşlarınıza sunun kontrol etsinler.