Arzu Edilenle Gerçekleşmekte Olanların Savaşı

Dur ! Yavaş Oku

Hayatınızın farklı zamanlarında farklı kararlar vermek zorunda kalabilirsiniz. Bu kararlar öfke ile veriliyorsa durmalısınız. Kültürümüzde çok güzel bir öğüt vardır. Öfkeliyken ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan, uzanıyorsan uyu. Böylelikle mantıklı kararlar vermek için gerekli psikolojik ortam sağlanmış olacaktır.

Kendi Kavganı Sonlandır !

İnsan, kendi içinde başkalarının asla dahil olamayacağı ayrı bir dünya taşır. O dünyada bazen olmasını istedikleriyle (arzularla) o an gerçekleşmekte olanlar (gerçekler) arasında savaş çıkar. Bu savaşın sonunda mevcut durumu olumlu veya olumsuz etkileyecek değişiklikler gerçekleşebilir.Bu değişiklikler adeta savaşı bitiren anlaşmalardır ve her zaman kişinin lehine sonuçlanmayabilir. Aleyhte sonuçlanan bir anlaşma kişinin dış dünyasında değişikliklere sebep olur. Bu değişikliklerin kimi kişiyi mutlu ederken kimi mutsuz eder. Bu sebeple kişi kendi içinde verdiği savaşı sonlandırmadan dış dünyasını etkileyecek kararlar vermemelidir. Böyle bir karar verdiyse de kimse bilmemelidir.

Dinamikleri Yönet !

Sakinliğin olumlu sonuçlarının kendinize hizmet etmesi için yapılması gereken en önemli hareket sürecin tam da kendinizle ilgili olduğunu asla unutmamaktır. Çünkü hayatın tüm dinamikleri yaşantımızı şekillendiren tuğlalardır. Öyleyse kişiye düşen, dinamikleri yönetmek ve hayat şeklini hiç olmazsa ana hatlarıyla kendi istediği gibi olmasını sağlamaktır. Sonra ne olur ? Sonra ayrıntılar, taslak olarak oluşan çevreyi ayrıntılarla süslemek te kişinin elindedir. Aidiyet duygusunu yükseltmek, hırs ve inancın varlığını çevreye göstermek oluşan taslak çevreyi ayrıntılarla süslemeye yeter.

Çevreyi Koru !

Ayrıntılarla süslenmiş bir çevreyi yarattığınızda her şey tamam mıdır ? Elbette değil. Sıra elde edilen çevreyi dış tehlikelerden korumaktadır. Bu koruma savaş açmak değil savunmaya geçmektir. Samimiyetle ve gerçekle. Çünkü gerçek her zaman doğru cevaptır. Manipüle edilen her dinamiğin en az bir zaafı vardır ve gerçekten sapmayan her bireyin o zaafı yakalayabilmesi için en az bir şansı olur. O şansı yakalayabilmek için gereken en önemli yetenek ise uyanık olmaktır. Bu uyanıklık tez canlı olup bencilliğe yönelen bir uyanıklık olursa tehlikelidir. Uyanıklık çevre şartlarını izleyip bireysel tedbirleri alacak düzeyde olmalıdır ve tedbirler alırken çevreye asla zarar vermemelidir. Aksi halde verilen zarar varılmak istenen hedefi uzaklaştırmakla kalmaz çevresel dinamikleri hareketlendirip bireyin sorumlu olduğu olaylar zincirine sokar ki bu durum bireyin üstesinden gelemeyecek büyüklükte olur.

Mutluluğu Öldürmek

Dün bir whatsapp grubundan bir paylaşım aldım. Kısa bir videoydu, paylaşan arkadaş “adam öldü” yazıp göndermiş. İzledim, gerçekten de ölüyordu. Adam ölür tabi de öyle körü körüne, öyle düğünün ortasında da ölmek… Allah kimseye o acıyı yaşatmasın.

Videoda düğün alanının ortasında oynamakta olan bir kişiye iki arkadaşı jest olsun diye havaya tüfekle ateş ederek eşlik ediyor. Arkadaşlardan birinin silahı tutukluk yapınca bir manevra yaparak patlamayan fişeğin namludan çıkmasını sağlıyor, alkolün de etkisiyle namluya gelen ikinci mermiyi fark etmeyen arkadaş tüfeği patlattığında diğer arkadaş hayata veda ediyor. Silahın patladığını bile anlayamayacak kadar alkollü olduğu anlaşılan şahıs arkadaşını kafasından vurduğu halde havaya ateş etmeye devam ediyor.

Oynayan kalabalık birinin vurulduğunu anladığında feryatlar yükseliyor ve düğün yeri cenaze yerine dönüyor. Kendini ispatlamak için çıkan iki kişi de hedeflerine varmış oluyor. Düğün yerinde bulunan, düğünü bizim gibi videolardan izleyen herkes tarih boyunca onlardan bahsedecek.

Sonra ne oluyor. “Kütahya’da Sefa Elçi (18), sünnet düğününde müzik eşliğinde oynarken, yanında havaya ateş eden Süleyman D.’nin pompalı tüfeğinden çıkan saçmalarla vurularak yaşamını yitirdi.” şeklinde bir manşet gelip geçiyor. Analar, eşler, dostlar, akrabağalar en mutlu günde kahkahalar atarken birden feryatlar başlıyor, zılgıtlar çekiliyor ve bir yas havası hükümdar oluyor.

Bize Düşen ?

Silah patlatmanın insana fiziksel, maddi ve manevi hiç bir değer katmadığını ve bu tür eylemlerin sevdiklerimize zarar verebileceğini çocuklarımıza gençlerimize anlatmalıyız. Eğlencelerde silah kullananları dışlamalı ayıplamalıyız. Bir eğlencemiz varsa eğlencenin sahibi olarak silah atılmasını engellemeli ve gerekirse kolluk kuvvetlerinden destek almalıyız. “Bana da mı” diyen akrabamız dahil silah kullanımını engellemek düğün yerine gelen davetlilerin can güvenlikleri için hayati önem taşır bunu unutmamalıyız.

Ritüelin Tarihi Nedir ?

Düğün ve eğlencelerde silah kullanımının tarihi hakkında kesinleşmiş bir araştırma bulunmamakla birlikte ritüelin barutun silah olarak kullanılması ile başladığı bilinmektedir. Düğünlerde silah patlatma ritüelini en sık uygulayan millet Araplardır. Törenlerde, eğlencelerde, açılışlarda bir ordu şeklinde ateş eden Araplar için bu bir güç gösterisidir. Genellikle aşiret liderlerinin organize ettiği silah atma işlemi aşiretler arasında da gövde gösterisi anlamına gelir. Türk milleti olarak bir çok konuda Araplar’dan etkilenmişizdir. Ne yazıktır ki dinimiz islam dışında etkilendiğimiz faydalı bir alan bulunmamakla birlikte Arap kültürüyle var olan asil değerlerimizden de vaz geçmekteyiz. Asimile olmamak için Cumhuriyet’in kuruş yıllarında devrimler yapılmışsa da 1960 lardan sonra kültürel asimilasyonun engellenmesi adına dikkate değer çalışma bulunmamaktadır.

Örnek Bir Arap Düğünü;

Biz Bizi Anlamıyoruz

Toplum olarak en büyük sorunumuzun sülaleden başlamak üzere birbirimizi anlamamak olduğunu düşünürüm. Bu coğrafyanın insanına özgü bir davranış mıdır bilinmez, bizim insanımızda kendi düşüncesini egemen kılma eğilimi çok yüksek. Karşı tarafın haklı olduğunu kendisi de bildiği halde görüşünün doğru olduğunu savunmak göz göre göre bazı hataların yapılmasına sebep oluyor.

Mesela Kürt – Türk tartışması. Aslında suni olan bu tartışma yıllar önce tek bir cümle ile ortadan kaldırılmış. Milli mücadele döneminden sonra Türklüğün tanımının yapılması gerekmiş. Tartışmalara kapalı, milli birliği destekleyen ve bizi biz yapan bir tanım konmuş. Tanıma göre “Aynı coğrafyada ortak kaderi paylaşan herkes Türktür” Tanım incelendiğinde çağın gereklerine göre hareket edildiği görülecektir. Emperyalist güçlerin entrikaları ve kanlı savaşların tarumar ettiği köklü Osmanlı İmparatorluğu’nun imparatorluk vasfı Osmanlı’ya farklı ulusları katmıştı. Fransa’dan esen milliyetçilik akımı Avusturya Macaristan, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğunu parçaladığında milletin bir bütün olarak kalabilmesi için doğru stratejilerin uygulanması gerekiyordu. En doğru karar tüm kimliklerin yüzyıllardır coğrafyaya verilen adda birleştirilmesi oldu. Türkiye kelimesi yüzyıllardan beri Batı devletlerince kullanılan bir isim olduğu için coğrafyaya Türkiye, içinde yaşayan insanlara da Türk ismi verildi.

Peki Neden Tartışıyoruz ?

Aslında alt kimliği farklı olan insanların arasında en ufak bir sorun yok. Oturup düşününce şahsi bir sorunun olmadığını herkes görebilir, kimse durup dururken mahalledeki Laz, Çerkez, Laz, Arnavut, Ermeni, Zaza veya Kürt vatandaşla alt kimlik veya Türklük kavgasına girmiyor. Bir gün televizyonu açıyorsunuz, vay efendim Kürtler özgürlük istiyorlarmış diye bir haber okuyorsunuz, haber sizin milliyetçi duygularınızı dürtüyor ve artık o Kürt komşunuz gözünüze batar oluyor. Halbuki komşunuzun olayla ilgili en ufak bir bağlantısı yok. Pek tabi, komşunuza olan tavrınızın değişmesi onun da tavrının değişmesine sebep oluyor. Aslında çok uzaklarda ideolojik bir kavgayı çıkarmak isteyen bir grup hedefine ulaşmış oluyor, iki kardeş kimlik birbirine düşerken onlar da ideolojik hedeflerine bir adım daha yaklaşıyor.

Bir grup çıkıp diğerine terörist dediğinde de aynı durum yaşanıyor. Siyasi ve politik hamlelere coğrafyanın kendi halinde masum insanlarını katmak, çocuklarını dağa kaldırıp Türkiye topraklarında sözüm ona milli bir Kürt devletinin varlığını savunmak, bu savunmanın arkasında duran siyasi partiyi kontrol altında tutmak yerine ayrılıkçı fikirleri destekleyip, sonra o partiyle görüşen herkesi terörist ilan etmekte düzenbazlığın bir parçası. Yüksek komitelerin, elinde para, saltanat ve güç bulunanların organize ettiği oyunun üzdüğü insanları hesaba katmadan kör bir siyaset yapmak bir sınır yüzünden birbirlerine düşen sülaleden farklı değildir. Aynı anadan, aynı babadan olan soy devamının basit meselelerle birbirine düşman kesilmesi ile aynı coğrafyayı kanla savaşla kazananların bir kimlik tartışması yüzünden birbirine girmesi aynı şeydir. Buna evvela devlet büyüklerinin, sonra da alt kimlik ne olursa olsun halk olarak bizim dur dememiz gerekmektedir.

Medyada Arsızlık

Bazen ” Hep böyle miydi acaba ? ” Diye soruyor olabilirsiniz. Haber sitelerine girdiğinizde kim kiminle ilişkiye girmiş, kim karısını dövmüş, kim kimi nerede vurmuş hepsi haber olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca manşetler de normal değil mesela bir örnek; “Tribündeki sütyensiz taraftarı gören ünlü hoca, ne diyeceğini şaşırdı”

Sapkın bir zihniyetin sinir uçlarına dokunmak için tasarlanan bu haberlerin aslında bir haber potansiyeli yok. Cinsel içerikli paylaşım yaptıklarında engellenmeyeceklerini ve ceza almayacaklarını bilseler bu siteler pornografik haber bile yayınlar. Peki toplum olarak biz ne yapıyoruz, biz toplum olarak o adamların, o sapkın zihniyetli editörlerin istediklerini onlara veriyoruz. Böyle haberlere tıklayarak o haber sitelerinin “vaay baya tıklandı daha açık seçik bir şeyler bulmalıyız” demesine sebep oluyoruz.

En ufak bir olayda namus bekçiliği yapıp toplum nezdinde bu haberlere itibar ediyorsak bir sahtekarlık var demektir. Geçtiğimiz günlerde bir iş adamı ortağının attığı iftira sonrası sokak ortasında linç edilmiş, daha sonra olayın küçük bir kıza tacizde bulunduğu iftirasından kaynaklandığı dayak yiyen kişinin hukuki mücadelesi sonrası anlaşılmıştı.

Elbette taciz, kadına şiddet konularında sosyal reaksiyonu yüksek bireyler olmalıyız ama bu haberler hala hit alıyorken o reaksiyonun yapmacık, gösterişten ibaret olduğu aklını azıcık kullananlar tarafından fark ediliyor. Mesela böyle sapkın haberler tıklama rekorları kırarken, sokak ortasında dayak yiyen kadını korumak yerine izlemekle yetiniyoruz.

Aman bana bir zarar dokunmasın diye göz yumduğumuz her zararın bir gün bize dokunacağını asla unutmamamız gerekirken boş veriyor önemsemiyoruz. Oysa bilinçli bireyler olarak bu sapkın zihniyete bu rahatlığı vermememiz gerekiyor.

Örnek sapkın manşetler;